Altıok Ağıtı'na destek olun
Fazıl Say
Başbakan dahil, AKP yetkililerinden rica ediyorum, Metin Altıok Ağıtı'nın çalınmasına destek olun. Yasakçı olmayın, katillerden yana olmayın. Vefat eden şairlerden yana olun... Behçet Aysan, Metin Altıok ve diğerleri, onlar değerli ve 2 Temmuz 1993'te yaşananlara 'doğru' sahip çıkmanız bu toplum için mühim
Beş yaşında bir çocuktum, büyük usta Mithat Fenmen ile piyano derslerime
başladığımda. O yıllarda annemle babam yeni boşanmıştı: Anemin Ankara'da
eczanesi vardı. Babam ise 1976 da 'Türkiye Yazıları' isminde bir edebiyat
dergisi çıkartmaya başlamıştı; en yakın arkadaşları Metin Altıok, Vecihi
Timuroğlu ve Cemal Süreya ile birlikte...
Mithat Fenmen, o zaman 60 yaşlarındaydı. Bana her gün ders verirdi
Kızılay'daki evinde. Ailemden ücret talep etmemişti, çünkü idealistti.
Zamanında İdil Biret'in de ilk hocasıydı ve hep "Fazıl, İdil'den bu yana
gördüğüm en yetenekli çocuk" derdi... Derslere hep çok sevdiğim
'emprovizasyon'la başlardık. "Anlat bakalım, piyanoda bugün neler yaptın?"
derdi ve ben de yaşadıklarımı bir şekilde 'seslerle' anlatmaya çalışırdım:
Okuldaki oyunlar, trafik sıkışıklığı, kornalar, eve gelip çizgi film
seyretmelerim; ayı yogi, tom ve jerry, vs... Tam emprovizasyon.
Hafta içi babamda, hafta sonu annemde kalırdım. Piyano dersinden
çıkıldığında babamla her akşam Kızılay'daki 'tavukçu' meyhanesine giderdik,
ekip orda buluşurdu. Aziz Nesin ve Yaşar Kemal Ankara'ya geldiklerinde bizim
evde kalırlardı.
Para olarak hiç değilse de; çok zengindik!
'Hadi bir
mastika çalsana'
12 Eylül 1980 sabahı jandarma evimizi aramaya geldiğinde bütün Nâzım
kitapları çoktan duvar piyanosunun içine tıkıştırılmıştı! Jandarma piyanonun
akort kapağını açmaya yeltendiğinde babam "Aman oğlum dikkat et, elektrik
çarpar!" diyerek vaziyeti kurtarmıştı. Güneşli bir sonbahar sabahıydı,
kapalı perdelerimizin arasından süzülen loş ışık eşliğinde jandarma "Hadi
bir mastika çal bakalım" dediği için piyanonun başına oturmuş ve o gün o
saat, piyanonun tellerine kitap koyarak, çok daha 'değişik tınılar' elde
edilebileceğinin ilk deneyimini bilinçsizce yaşamıştım. Jandarma hiçbir şey
çakmamıştı. Gittiler...
Mithat hocamın 1982'deki vefatından sonra bir başka büyük usta Kamuran
Gündemir'in öğrencisi oldum Ankara Devlet Konservatuvarı'nda. Kamuran
Gündemir, tam bir 'müzik delisi'ydi ve sadece 'deli gibi' çalınmasından
hoşlanırdı. Derslere sabah altı buçukta başlardık! Öğleye kadar...
Sonrasında da yıllarca üç şeye odaklandım zaten: Piyano çalışmak, beste
yapmak ve maç yapmak.
2 Temmuz 1993 günü, artık Ankara ve Düsseldorf'taki öğrenimim çoktan
bitmişti ve Berlin Müzik Akademisi'nde hoca olmuştum: 'Oda müziği' dersleri
veriyordum. Derslerden sonra okulun yakınlarındaki 'Spielothek'e gider atari
oynardım. İşte 2 Temmuz 1993 günü, yine Berlin-Schöneberg'deki bir atari
salonunda futbol oyunu oynarken, radyo, Türkiye'nin Sivas kentinde yaşanan
olayları anons etmeye başlamıştı.
Dikkat kesildim. Alman spiker sürekli Aziz Nesin ismini geçiriyordu ve bir
de "i" ile telaffuz edilmiş 'Altiok' kelimesi geçti bir an. Yıllar önce 'tavukçu'da
her akşam kucağında uyukladığım Metin Altıok...
Çok yazık...
Temmuz 1993'teki bu olaylardan birkaç ay sonra kendiliğinden yeni bir
'tutku' edindim: Şiir... Özellikle de Türk şiiri... Hemen hemen her şeyi
okudum ve defalarca okudum! Onlarla beraber yaşamaya, her gün bir şarkı
bestelemeye başladım. (600 şarkısı olan Schubert gibi!) Artık 6-7 yıldır
içinde yaşadığım ve iyi benimsediğim Alman toplumundaki besteci-şair
dayanışmalarına gıpta ile bakmaya başlamıştım; Beethoven ile Schiller,
Schumann ile Heine, Schubert ile Goethe... İdealim; bu kültür seviyesinde
bir şeyler üretmekti; Say-Altıok, Say-Nâzım... Çok heyecanlıydım...
Bestecilik tekniği olarak, bilincinde olduğum şeyler vardı: Bu büyük Alman
bestecileri, doğallıkla Alman halkına hitap ediyordu ama aynı zamanda
evrensel bir dil de oluşturmaktaydılar. Nitekim yıllar içinde 'insanlığın
malı' oldular... Şimdi, etik olarak 'hayli zor' bir konu olan, hem Türk
halkına hitap etmek, hem de evrensel kalmayı becermek gerekmekteydi Nâzım
Hikmet veya Metin Altıok bestelerken...
Bu iki oratoryomu 10 yıl kadar kafamda kurdum. 'Nâzım', daha dışavurumcu ve
dramatik, 'Metin Altıok Ağıtı' ise daha içine kapalı (elejik) eserler oldu
sonuçta.
Eserlerin kurgusunda, Nâzım 16 şiiri ile kendi portresi ve biyografisini
oluştururken, Metin Altıok 12 şiiriyle oluşturmaktaydı. Nâzım 75 dakika,
Metin Altıok 55 dakika tutuyordu.
Yasakçı ve
katillerden yana olmayın
Bu iki eserin bir numaralı yazılış sebebi 'halk ile kültür arasında sağlam
ve anlaşılır bir köprü oluşturması'dır. Nitekim öyle oldu. Aslında 'text
içeriği' tamamen 'karakolluk' olan Nâzım oratoryosu, Aspendos'ta, Efes'te,
Ankara Odeon'da ve İstanbul Açıkhava'da -Cumhurbaşkanımızın da himayesinde-,
sorunsuz bir şekilde defalarca çalındı. Yüzbinlerce bilet satıldı yıllar
içinde bu konserlerde. CD'si ve DVD'si yapıldı. Genel itibarıyla 'çok iyi'
eleştiriler ve 'müteşekkir' yazılarla karşılaştım, nitekim bu konuda ben de
'müteşekkirim' destek olanların hepsine... Ve tabii ki, Genco Erkal'a, Zuhal
Olcay'a bu ekipte çalışan ve dünya çapında performans sergileyen herkese...
Bu iş, kanımca amacına ulaştı. Fakat ne geldiyse -hiç de fazla politize
olmayan- 'Metin Altıok Ağıtı'nın başına geldi. Geçen yazımda bahsettim. 2003
AKP kültür bakanı Erkan Mumcu, 'kafasının estiği doğrultuda' zorluklar
çıkardı; 'Ya koroyu ya belgesel görüntüleri çıkartacaksın bu eserden'
gibisinden... Her neyse, olan oldu...
Şimdi burada, Başbakan dahil, AKP yetkililerinden rica ediyorum: "Metin
Altıok Ağıtı'nın çalınmasına destek olsunlar. Bir sorun yok bunda. Bu eser
bir 'senfonik ağıt'. Çağdaşlık ve sanatçıya karşı 'fair' (ADİL) olunması
onlara 'artı puan' kazandıracaktır...Yasakçı olmayın. Katillerden yana
olmayın. Duyarlı olun! Vefat eden şairlerden yana olun... Onlar değerli...
Behçet Aysan, Metin Altıok ve diğerleri... 2 Temmuz 1993'te yaşananlara
'doğru' sahip çıkmanız bu toplum için mühim...
Diyeceklerim
bunlar...
Bense, çocukluk anılarımın nostaljisi ve gençliğimin heyecanı içinde
başladığım bu 'stil'imde, yeni bestelerimle çalışmaya devam etmek
istiyorum... Ahmed Arif'in '33 Kurşun'u ile, Nâzım Hikmet'in 'Şeyh Bedrettin
Destanı' ile, Cemal Süreya, Can Yücel, Orhan Veli, Turgut Uyar, Behçet
Aysan, Yunus Emre, Pir Sultan ve tabii ki Hayyam ile... Çok iş var çok!
Sonsöz 1: İKSV ile barışık olmamak için bir sebebim yok.
Çocukluğumdan beri onların sayesinde 'dünya kültürü'yle tanışmış olmamı göz
ardı edecek değilim. Ama 2003'te içine düştüğümüz 'travmatik durum'
sonrasında kendilerinden -telafi edici- doğru adım atmalarını beklemek de en
doğal hakkım değil mi?
Sonsöz 2: Radikal yazarları Yıldırım Türker ve Perihan Mağden'den de
bir ricam olacak. 'Nâzım'ı ve beni, 'dinlemeden' eleştirdiydiniz, bir kere
de 'dinlemiş olarak' eleştirmenizi isterim, bu kadarı hakkım... 2007 yılında
'Hande ile aşk yaşamak ve giyim kuşam muhabbeti yapmak', 2001 de yazılmış
bir Nâzım Oratoryosu'nun 'inandırıcılığını' etkilemez Perihan Mağden, bu çok
saçma ve gülünç. Yıldırım Bey'in de benim hayatımın da eserlerimin de
'popülizm' değil, 'halka dokunabilme arzusu' taşıdığını bu yaşta artık
anlıyor olması lazım. Bütün dünyada olduğu gibi kendi memleketime de
dokunmak istemem doğal... Öyle değil mi?