Can Dündar
31.06.1007
Floransa'nın geçmişinde kanlı bir
dönem
var: 5 asır önce kentin yönetimi Savonarola adlı gerici bir papaza geçmiş.
Rönesans rüzgârıyla yaratıcılığın patladığı bu dönemde diktatöre dönüşen
Savonarola, sanat eserlerini Tanrı'nın yaratıcılığına rakip olarak görüyor,
günah sayıyormuş.
Kentin ana meydanı olan Piazza della Signoria'daki mahkemede sanatçıları ve
eserlerini "günahkârlıktan" yargılamış. Adamlarını kapı kapı dolaştırıp
sanat eserlerini toplatmış, yine Signoria'da yaktırdığı büyük ateşlerde imha
ettirmiş.
Signoria, "Leonardo'nun kenti" olarak bilinen Floransa'da, sanatın
cezalandırıldığı meydan olarak tarihe kazınmış.
"Floran-say"
Signoria meydanı, kendi tarihine inat, sanatın, yaratıcılığın merkez üssü
haline geldi sonradan...
Biz de o üste, sanat bayrağının dalgalanışına tanık olduk cumartesi
gecesi... Saat 22.00'ydi.
Meydan saatler öncesinden dolmuştu. Çevre pencerelerde, balkonlarda insanlar
salkım saçaktı. Meydanı çevreleyen cafe'ler, restoranlar tıklım tıklımdı.
Klasik müzik salonlarındaki tablonun aksine bu açık hava konserinde yaş
ortalaması hayli düşmüştü.
Konser platformu tam da bir zamanlar sanatçıların yargılandığı mahkeme
binasının kemerinin önüne, saat kulesinin gölgesine, Roma heykellerinin
ayakları dibine kurulmuştu.
Bronz Perseus heykeli, meydanın eski vahşet günlerini anımsatırcasına elinde
bir Medusa kafası tutuyordu.
Neptün çeşmesinde su perileri oynaşıyordu.
Cosima, atına binmiş, bir zamanlar Boccaccio tablolarının ateşe verildiği
köşeden meydana bakıyordu.
Orkestranın yerleştiği zeminin bir ucunda Michelangelo'nun Davud heykelinin
bir kopyası, öbüründe Giambologna'nın yekpare bir mermerden yontarak ortaya
çıkardığı ünlü tecavüz sahnesi vardı.
Böylesine göz kamaştıran bir atmosfer içinde, sahneye çağrıldı Fazıl Say...
O andan itibaren Floransa, bir saatliğine "Floran-Say" oldu.
İtalya'nın ilk, Avrupa'nın en eski müzik festivallerinden "Maggio Musicale
Fiorentino"nun 70'incisindeyiz.
Karajan'ın, Bartok'un, Callas'ın seyirci önüne çıktığı bu itibarlı
festivalin kapanış konserini Fazıl Say veriyor.
Mehta ile aynı sahnede
Ama konserin asıl önemli yanı, Say'ın "Yaşayan en büyük müzik adamlarından"
saydığı Zubin Mehta ile buluşması...
Doğu'dan gelip Batı'nın müziğine damgasını vuran, İsrail Filarmoni
Orkestrası'nın "ebedi şef"i Mehta, bu konsere Say'ı özellikle davet etmişti
ve bizler, Fazıl Say'ı daha önce pek çok turnede, konserde izlemiş olanlar,
ilk kez onu bu kadar heyecanlı görüyorduk.
Provada gergindi. Dünyanın en önemli orkestra şefiyle çalacaktı. Üstelik
sadece müziğine değil, politik duruşuna da hayran olduğu bir müzik adamıydı
Mehta...
Sonradan provayı anlatırken "Yaşadığım stresi anlatamam" dedi: "37
yaşındayım. Yılda 140 konser veriyorum. Ama bu kadar heyecanlanmadım hiç...
Uykusuz geceler geçirdim. Müzik hayatımın en üst noktası bu, yorumcu olarak
mesleğimin zirvesi..."
İnsan ilişkisinde olduğu gibi solistle şefin buluşmasında da ilk anlar
önemliydi.
İlk 4 dakika
"Özellikle ilk 4 dakika..." dedi Fazıl "...ortak damarı buldun buldun; yoksa
yandın."
Çaykovski'nin 1 numaralı piyano konçertosunun notaları meydana dağılmaya
başladığında oluşan saygılı sessizlik, ortak damarın bulunduğunu
gösteriyordu.
Rahatladı Fazıl...
Mehta'nın bagetinden süzülen müziği piyanosuna aktarıyor, kendi yorumunu
işliyor, sonra yeniden Festival Orkestrası'na devrediyordu.
Bu eşsiz paslaşmayla konser bittiğinde ısrarlı alkışlara rağmen bis yapmadı.
İlk buluşmada fazla öne çıkıp Mehta'nın "sahnesini çalmak"tan kaçındı.
Sonbaharda İsrail Flarmoni'nin açılış konserinde yeniden buluşacaklar ve
birlikte 8 konser vereceklerdi. Bisleri oraya erteledi.
Paha biçilmez gece
Fazıl'dan sonra koro, bando ve nihayet dolunay geldi meydana... Meydanı
hepten büyülü bir atmosfere soktu.
Havai fişeklerin ışık püskürttüğü görkemli finalle sustu notalar...
Konser çıkışı Fazıl soframızdaydı. Yorgun, ama coşku doluydu.
Yorgunluğu da coşkusu da Mehta'ya saygısındandı:
"Yıllardır böyle yorulmuyordum" dedi:
"Gerçekten büyük adam. Yönetirken bir enerji yayıyor. Karizmasıyla ezmiyor,
kucaklıyor seni..."
Sonra ortak noktalarını özetledi:
"Ben de Zubin Mehta gibi buraya bireysel mücadelelerden geliyorum. Ama bu
mücadeleyi, Mehta'nın yeteneğiyle, karizmasıyla, inancıyla kazdığı
tünellerden geçerek verdim. O yüzden, benim için daha da paha biçilmez bir
gece bu... Onunla bir kez olsun çalabildiğim için çok mutluyum."
Bu kadirbilirlik, hemen yanımda oğlunun başarısını, eleştiriyi hiç elden
bırakmayan bir gururla izleyen Ahmet Say'ın da dilindeydi. O da konseri
yorumlarken az ama öz konuştu:
"Cumhuriyetin çağdaşlaşma projesinin bir meyvesidir bu..."
Floransa'dan Sivas'a
Sonra dağıldı alan..
Görenler, gelip Fazıl'ı kutladı, o anı fotoğrafladı.
Meydan boşaldı.
Alana tepedeki dolunay hizasından bakan saat kulesine, karanlıklar içinden
parıldayan Roma heykellerine, içinde perilerin cirit attığı tarihi çeşmeye,
Vecchio sarayına bakarken, tarihin kanlı, hunhar, yanık kokusu geldi
burnuma...
Yazının başında sözünü ettiğim Savonarola, iktidara gelişinden kısa bir süre
sonra, eserleri yaktırdığı bu meydanda yakılarak öldürülmüştü.
Parçalanmış resimlerin, kırılmış heykellerin, yakılmış kitapların,
katledilmiş sanatçıların kör kuyusundan, sanatın nasıl zaferle çıktığını
düşündüm.
Avrupa, 500 yıl önce yaşamıştı Sivas'ı...
Bugünse, Sivas'ı yeni yaşamış bir ülkenin sanatçısını ayakta alkışlıyor,
adeta "Sizde de böyle olacak. Sanatın gücü, bağnazlığı boğacak. Acılar tarih
olacak" diyordu.
Geride, zorbalar, yobazlar değil, sadece eserler ve sanatçılar kalacaktı.
Çaykovski gibi...
Zubin Mehta gibi...
Fazıl Say gibi...